• Yer: Avustralya - Yeni Zelanda
  • Seyahat Tarihi: 7 - 26 Mayıs 2017
  • Gun: 25 Mayıs 2017
  • #ondokuzuncugün

Bugün Sidney’de son günüm. Planım belli – sabahtan Oxford Caddesi üzerindeki Australian Center of Photography, sonrasında da dün hakkını veremediğim Art Gallery of New South Wales’e gideceğim. Öğle yemeği için ise planım Surry Hills’de dışarıda da masaları olan bir kafede uzun uzun tembellik yapmak. Akşam için ise son kez gün batımında sörfçüleri izlemek için Bondi Beach’e giderim diye düşünüyorum.

Malalula Gumana ‘dan Garrimala – 2014

Australian Center of Photography açıkçası küçüklüğüyle beni şaşırtıyor. Neredeyse bir stüdyo daire kadar küçük. Nihai olarak daha organize ve büyük bir alana geçmeyi planladıklarını not etseler de, bir süre daha bu küçük alanda hizmet verecekler gibi. Mekandaki Avustralya kırsalına yoğunlaşan tek sergiyi gezdikten sonra, rotayı on dakika yürüme mesafesindeki Art Gallery of New South Wales’e çeviriyorum. Şu sıralar galerinin en çok ilgi çeken sergisi – “Warhol Before Pop”. Ben ise doğrudan en alt kata inip, aborjin eserlerine vakit ayırmak istiyorum. Son dönemlerde sahtecilik nedeniyle (Art Gallery of New South Wales dahi yanılarak sahte eser satın almış) biraz sıkıntıda olsa da, bu postumda kısaca anlatmaya çalıştığım aborjin “rüyalarını” betimleyen eserler gerçekten de çok etkileyici. Beni ama en az aborjin sanatının kendisi kadar etkileyen bir diğer koleksiyon da, Avustralya’nın aborjinlere tutumunu eleştiren ve Avustralyalı sanatçılar imzalı eserler seçkisi oluyor. Tam bir fikir edinmek için daha fazla okumam gerekse de – Avustralya’da edindiğim ilk izlenim aborjin haklarının ve geçmişte yaşanan haksızlıkların sürekli gündemde tutulması ve “Land Rights” gibi yasalarla biraz da olsa yapılan haksızlıkların giderilme çabası oldu. Amerika Birleşik Devletleri özelinde yerlilerle ilişkilerin ve geçmiş muhasebesine ilişkin dialogun bu kadar canlı tutulduğuna hiç şahit olmadım. Galeri sonrası Surrey Hills’de dışarıda da bitkiler içinde oturma alanı olan Pieno’ya gidiyorum. Bu kadar basit bir kafede bile her yemek özenle pişiriliyor – benim tercihim etli salata oluyor.

Gordon Hookey – “Xanthorrhoea takes over the suburban backyard”

Yemek sonrası daha önceden gözüme kestirdiğim Berkelouw Kitapçısına geçiyorum. Kitapçının kafe kısmında bir şeyler içerek (evet şarap) Murakami’nin son kitabı “Man Without Women”ı okurken, birden bu mekanın Kyoto’daki Okinawa yemekleri sunan bir kafeyi ne kadar anımsattığını düşünüyorum. Her ikisi de oldukça ana caddeler üzerinde ama yukarı katları tüm kargaşadan uzakta birer vaha gibi. Bu hissi unutmamak için not defterimi çıkarıyorum – benzerliği not ediyorum. Aslında yazmama gerek yok ama olur da unutursam diye, Okinawa kafesine ek olarak Kyoto notunu da düşüp – bir de altını çiziyorum. O esnada uzaktan birisi bana el sallıyor. Haliyle şaşırıyorum – el sallayan kişi bana elindeki Murakami kitabını gösteriyor – Sahilde Kafka. Nedense elinde iki kitap var. Sonradan anlıyorum ki, bana el sallayan kişi Japon  ve hem İngilizce çeviriyi test etmek hem de kitabı daha iyi anlamak için kitabı eş zamanlı olarak hem orjinal dili Japonca hem de İngilizce olarak okuyor. Kendisine Japonya’da nerede yaşadığını soruyorum – cevap: “Kyoto”. Kyoto benim Dünya’da en sevdiğim şehirlerden – bu Murakami hayranı da bu üç haftalık tatilde tanıştığım ilk ve tek Japon. Defterime az önce Kyoto yazıp, bir de altını çizince bu anı belki de ben çağırmış oluyorum.

Bondi’de Speakeasy

Akşam üstü tek otobüsle Bondi’ye geçiyorum. Sahilde sörfçüleri izleyip kendimce vedalaştıktan sonra, son akşamımı daha önce Bondi’de gittiğim ve gerçekten de sakinliği, çalan müziği ve yemeklerinin hafifliğiyle çok memnun kaldığım Speakeasy’de geçirmeye karar veriyorum. Sahibiyle biraz sohbet, biraz kitap karıştırma derken iki saat geçmiş bile. Newtown’a dönüyorum. Yarınki rota tanıdık – 22 saatlik bir dönüş yolculuğu için havaalanı.

18. Gün – 24 Mayıs 2017