• Yer: Avustralya - Yeni Zelanda
  • Seyahat Tarihi: 7 Mayis - 26 Mayis 2017
  • Gun: 11 Mayis 2017
  • #dorduncugun

Bu sabah Melbourne`dan sabah saat 9 uçağıyla Yeni Zelanda`nın üzücü şekilde depremleriyle bilinen ve güney adasının en büyük şehri olan Christchurch`e geçiyorum. Açıkçası jetlagi atlatmak ve Great Ocean Road`a yakınlığı nedeniyle geldiğim ve öncesinde çok da ciddiye almadığım Melbourne`dan içim buruk ayrılıyorum. Bu şehri çok sevdim. Şehir gibi ama üzerinize üzerinize gelmiyor – insanlar çok rahat ve güler yüzlü, şehrin her sokağı da ayrı enteresanlıkta. İnşallah bir daha ziyaret etme şansım olur.

Victora Muzesi onünde poz veren turistler veya belki Melbourne`lular

Air New Zealand online check-in yapmama izin vermediği için havaalanına gitmek için otelden oldukça erken çıkmam gerekiyor. Uçağa ancak Yeni Zelanda`dan dönüş uçağım olduğunu da kanıtlayabilirsem binebileceğim. Yeni Zelanda`nın ziyaretçilere yönelik kontrol kuralları biraz katı olmakla birlikte, süreç boyunca muhattap olduğunuz tüm insaların size muamelesi oldukça kibarca. Havaalanına erken gidişimden istifade, bir önceki günün günlük girdisini tamamlıyorum. Melbourne Havalanında pasaport kontrolü otomatik, pasaportunuzu taratıp herhangi bir memur ile karşı karşıya gelmeden ülkeden çıkıyorsunuz.

Uçaktan Yeni Zelanda

Çoğunluğu Tasman Denizi üzerinde geçen 3.5 saatlik bir uçuş sonrası Christchurch`e varıyorum. Uçuş boyunca genelde hava bulutlu, ancak son beş dakika Yeni Zelanda`yı yukarıdan görme hayalime kavuşuyorum. Hem Avustralya hem de Yeni Zelanda`da pasaport kontrol süreçleri çok hızlı işliyor, uçaktan indikten en fazla 6-7 dakika sonra valizlerim elimde ve çıkmaya hazırım – veya ben öyle sanıyorum.

Christchurch`de bir kahve dükkanı

Meğerse Yeni Zelanda`nın oldukça sıkı bir gümrük kontrol süreci varmış. Daha valizinizi alır almaz, etraftaki sandviç, elma fotoğrafları dikkatinizi çekiyor. Fotoğrafların altında da bir not – “sizce bu 400 Dolara değer mi?”. Ülkeye yiyecek ve ayakkabıları da içerecek şekilde trekking ekipmanı sokulması konusunda inanılmaz hassaslar. Tam o sırada her seyahate yanımda götürdüğüm ve el çantamda yenmeyi bekleyen taze bademler aklıma geliyor. Bende bir panik sormayın – taze badem 400 Dolara değer mi diye soruyorum kendime. Tahmin edebileceğiniz cevabı verip, gümrük kontrolündeki sıramı başkalarına veriyorum. Gizli gizli bademleri atacak bir yer arıyor ve suç aletlerinden – çok dikkat çekmemeye çalışarak – kurtuluyorum. Kontrolde önümdeki iki Amerikalıya bitmeyen sorular soruyorlar. Sıra bana gelirken o anda aklıma valizimde beş paket daha badem öldüğü geliyor. Ama artık çok geç, çöpe yönelirsem çok dikkat çekerim – ben de suçumu itiraf etmeye karar veriyorum. Bademlerin sorun olmayacağı cevabını alınca ise birden rahatlıyorum. Meğerse asıl zor sorular sonradan geliyormuş. Görevli: “Spor ayakkabınız var mı?” Ben: “Evet”. Görevli: “O ayakkabılarla hiç hikinge çıktınız mı?” Ben: – saçma saçma detaylara girerek – “en son Norveç`de giymiştim, yürüdüm ama hiç tırmanış yapmadım”. Görevli: “Temizler mi kirliler mi?”. Bu soru neticesinde artık şoka giriyorum – ve bir an için aslında siz farketmediniz ama ben müslüman ülkeden geliyorum, o konuyu mu değerlendirsek diyerek konuyu dağıtmayı düşünüyorum – ama yine de tırnak kontrolüne alınan çocuk stresiyle evet evet temizler diye cevap veriyorum. Bu cevapla da önümdeki Amerikalılar gibi çanta taraması için x-ray`e gönderiliyorum. Neyse ki x-ray`de alamlar çalmıyor, bir sorun çıkmıyor. En son artık kapıdan çıkarken çantalarımı bir de köpekler koklayarak inceliyor ve sonunda havaalanından çıkabiliyorum. Sonrada okuyorum ki Yeni Zelanda`nın ekonomisi ağırlıklı olarak tarım ürünleri ihracatına dayandığı için, tarımı tehlikeye düşürecek – mesela ayakkabılarınızdaki çamurların taşıyabileceği zararlı maddeler – herhangi bir ürünün ülkeye girişini katı kurallara tabi kılıyorlar. Havalanından çıkar çıkmaz 10 km mesafedeki merkeze ulaşmak için belediye otobüsüne biniyorum. Bu akşam Christchurch`deyim, yarın ise sabah erkenden Tekapo Golü yollarına düşücem.